Atilla Kıyat’ın Vatan’a verdiği röportaj:
Fenerbahçe Spor Kulübü Yönetim Kurulu Asbaşkanlığı ve basın sözcülüğü de yapmış olan Kıyat, renkli kişiliği, siyasi söylemi ile gerçekten de bilinen asker kimliğinin dışında bir imaj çizer.
İşte “Üç Yıldız Bir Penaltı” adlı anı kitabı da onun bu özelliğini yansıtıyor. Kıyat’ın çocukluk yıllarıyla başlayıp 43 yıllık meslek hayatını içeren kitap Türkiye tarihine ilişkin oldukça önemli detaylar ve kimi zaman eleştiriler de içeriyor.
27 Mayıs Askeri İhtilali sırasında Deniz Harp Okulu’nda öğrencisiniz… Arkadaşlarınızla 27 Mayıs’a dahil olamadığınızı söyleyip “çorbada tuzumuz yoktu” diyor ve bir şeyler yapmaya çalışıyorsunuz. 27 Mayıs askerler üzerinde böyle bir duygu mu bırakmıştı?
Ne yapacaktınız o silahlarla?
Kıbrıs harekatında denize girdik diye “Burası tatil yeri mi” diye azar işittik
Kıbrıs da sizin anılarınızda önemli bir yer tutuyor. Bununla ilgili bölümlerde de denizcilerle ilgili eleştirilere rastlıyoruz. Sizlere burası “Tatil yeri mi” diyorlar.
Sizin fotoğraflarınız çekilip gazeteye haber yapılmış…
SAVARONA YANGININDA DIŞARISI OLDUĞU GİBİ DURUYORDU AMA İÇERİSİ TAMAMEN YANMIŞTI
Bu kadar güçlü müdür karacı ve denizci ayrı mı?
Atatürk’ün yatı Savarona’nın içeriden yakıldığını söylüyorsunuz. Neden?
İzmir Tersanesi’nde malum nedenlerle yaptıramadığımız işleri Gölcük Tersanesi’nde yaptırdık. NATO Akdeniz Çağrı Kuvveti’ne katılmak üzere hazırdık. Seyirden önce, varsa emirlerini almak üzere donanma komutanını ziyaret ettim. Önce kurmay başkanı amirale uğradım. Bana, Yalova Merkez Komutanlığı’nın iki el telsizine ihtiyacı olduğunu ve bunları yurt dışından alıp getirmemi söyledi. Ben, “Lütfen bu telsizleri yurt dışındaki ataşeler kanalıyla aldırın. Bu gemiyle Türkiye’ye bir toplu iğne bile gelmeyecek” dedim. Sinirlendi… Donanma komutanının yanına girdim. Kimse bana tatbikatla ilgili ne bir soru soruyor ne de bir talimat veriyordu. Söz dönüp dolaşıp, yurt dışından ne getireceğimize, daha doğrusu hiçbir şey getirmeyeceğimize geliyordu. Donanma komutanı bir taraftan beni kutluyor, bir taraftan da endişelerini dile getiriyordu. Hem de ne endişeler.
“Kıyat Yarbayım, yıllar süren bir alışkanlığa bir anda son veriyorsun. Aman dikkat et, önemli cihazların başına ikişer nöbetçi koy, Savarona’yı yaktıkları gibi Gayret’i de yakmasınlar” sözleriyle dile getirdiği endişeler. Kulaklarıma inanamıyordum. Donanma komutanı, personelin mağdur olduğunu ve bu nedenle gemiyi bile yakabileceklerini düşünüyordu.
Daha karargâhımızı kurduğumuz günden beri, Ada’daki karacı komutanlarımız “Böyle karargâh olmaz, burayı derhal boşaltacaksınız” demeye başlamışlardı (Müsait iki otelden Rock Ruby’yi karargâh yapmış, Dome Otel’de ise yaşlı ve çocuklardan oluşan Rumları gözetim altında barındırmıştık). Bizse duymazdan geliyor, deniz kenarında bu kadar askeri barındıracak başka bir bina olmadığını söylüyorduk. Üzerimizdeki baskılar artıyordu. Her fırsatta bir karacı komutanımız geliyor, binayı terk etmemizi istiyor ve binayı orduevi yapacaklarını söylüyordu.
Sizlere hemen hemen her ay bir-iki kere sinema salonumuzda verilen konserlerden, bale gösterilerinden ve tiyatro oyunlarından da söz etmeliyim. Devlet Opera ve Balesi, Levent Kırca, Yıldız Kenter, Ferhan Şensoy ve Haldun Dormen bu etkinlikler içinde yer almışlardı. Levent Kırca’nın Dünya Tiyatrolar Günü’nde yani bütün oyuncuların perdelerini izleyicilere ücretsiz olarak açtığı günde, Deniz Harp Okulu’na ücret alarak geldiğini ve oyun sonrasında verdiğim kokteylde, şaka yollu da olsa, bunu kendisine hatırlattığımı anımsıyorum.
12 Eylül darbesini ülkücü bir general yaparsa, Savarona’yla İtalya’ya kaçıp darbeye muhalefet edecektim
12 Eylül’de Savarona ile İtalya’ya iltica etmeyi de düşünmüşsünüz.
Savarona’yla! Büyük yankı bulurdu herhalde!
Bizi Güneydoğululara karşı ürettiğimiz stratejiler böldü
Doğan Güreş ve dönemin kuvvet komutanlarına PKK’lıların siyanürlü kahve ile düzenledikleri suikast de yer alıyor kitabınızda.
Ben de “Komodor çocuğu görmedin mi, bu çocuk mu beni zehirleyecek! Sen zehirlemeye kalksan bu çocuk korur” deyince “Emir var” dedi, ben de “Burada komutan benim emir, memir yok” demiştim. Oysa bizim öğrenciliğimizde bir Kürt asker bölükteki en iyi nişancıydı. O bölük komutanı yüzbaşı “Güneydoğulular nöbetteyken rahat uyuyorum” derdi. Bizi bölecekler varsayımı ile stratejiler ürettik ve ürettiğimiz yanlış stratejiler de bizi böldü. Eğer biz “Bölünmeyiz, bölünmemek için onları kazanmalıyız” stratejisini üretebilseydik olmazdı. Hâlâ bugün o stratejinin doğru olduğunu savunurlar! İşin Türkçesi, bu zehirlenme olayından sonra biz kendi ellerimizle onları kendimizden uzaklaştırdık.
Komutan eşlerine ziyaret sırasında götürülen hediyeleri de eleştiriyorsunuz…
Bunu öğrenince eşime “Bardaklara devam” demiştim. Daha sonra bunu bir toplantıda söyledim: “Komutanım sizin haberiniz bile yoktur, bir emir verin, ziyaret hediyeleri çikolata ve çiçekle sınırlı kalsın çünkü hiç farkında olmadan makamınız ve isminiz yıpranıyor.” Bunun üzerine emir verdi, o sene yemeklere sadece çiçek ve çikolata gitti. Ancak donanma komutanının eşinin koordinatörlüğünde hediye adeti hortladı. Arkadaşlara “İsterseniz donanma komutanına gidelim ve bunu istemiyoruz diyelim” dedim. Ne yazık ki arkadaşlar destek vermedi, ben de katıldım. Ama keşke ben vermiyorum deseydim.
(Vatan)